FARKINDALIK YORGUNLUĞU
“Cahillik mutluluktur.”. Bazen bu sözün neden bu kadar tanıdık geldiğini düşünüyorum. Psikoloji kavramları hayatımızın her yerinde; bağlanma stilleri, travmalar, tetiklenmeler, narsisizm, sınırlar, iç çocuk, gölge yönler, toksik ilişkiler, gaslighting, people pleasing, duygusal ihmal, kırmızı bayraklar… Bir ilişki bitiyor; nedenini açıklamak için bir kavramımız var. Birine kızıyoruz; altında mutlaka keşfedilmesi gereken bir ihtiyaç arıyoruz. Bir davranış bizi rahatsız ediyor; hemen “Bu benim tetiklenmem mi, onun toksikliği mi?” diye düşünüyoruz. Üstelik sosyal medya bu kavramları yalnızca öğretmiyor; onları günlük hayatın hızlı açıklamalarına dönüştürüyor. Bir süre sonra yalnızca yaşadıklarımızı yaşamıyoruz.
YENİ BİR BAŞLANGIÇTAN DAHA FAZLASI: OKULA UYUM VE ORYANTASYON
Eylül ayı geldiğinde yalnızca okullar açılmaz; çocukların, gençlerin ve ailelerin hayatında yeni bir uyum dönemi başlar. Oryantasyon denildiğinde çoğu zaman aklımıza anaokuluna ilk kez başlayan çocuk ya da yeni bir okula geçen öğrenci gelir. Oysa psikolojik açıdan oryantasyon, yalnızca yeni bir mekâna alışmak değildir. Değişen koşullara, ilişkilere, beklentilere, sorumluluklara ve kendi gelişimimize yeniden uyum sağlamaktır. Bu nedenle anaokuluna başlayan bir çocuk kadar, yedinci sınıfa geçen bir öğrencinin, liseye başlayan bir ergenin hatta üniversiteye yeni adım atan bir gencin de oryantasyona ihtiyacı vardır. Çünkü değişen yalnızca okul değildir; kişinin okul içindeki rolü ve kendisinden beklenenler de değişir.
Duygular ve Korku: Düşmanımız mı, En Eski Koruyucumuz mu?
Kapının kilidini ikinci kez kontrol ettiniz mi? Telefon çaldığında kötü bir haber alacağınızı düşündüğünüz oldu mu? Gece çocuğunuz geç kaldığında zihniniz birkaç dakika içinde onlarca felaket senaryosu yazdı mı? Ya da hiçbir tehlike yokken içinizde açıklayamadığınız bir huzursuzluk hissettiniz mi? Eğer bunlardan biri size tanıdık geldiyse yalnız değilsiniz. Çünkü korku, insan olmanın en ortak deneyimlerinden biridir. Çoğumuz korkuyu sevmediğimiz bir misafir gibi görürüz. Oysa milyonlarca yıldır bizimle yaşayan, yaşamımızı korumak için gelişmiş en eski duygulardan biridir. Duygular neden var? Eskiden duyguların sadece "hissetmek" için var olduğu düşünülürdü. Oysa bugün nörobilim bize çok daha farklı bir şey söylüyor: Duygular, beynimizin karar verme sistemidir. Bir duygu ortaya çıktığında yalnızca ruh halimiz değişmez; beynimiz, hormonlarımız, kalbimiz, solunumumuz, kaslarımız ve hatta bağışıklık sistemimiz aynı anda bu duyguya uyum sağlamaya başlar. Yani bir duygu yaşadığımızda aslında bütün bedenimiz o duyguyu yaşamaktadır.
Güçlü Olmak Zorunda mıyım?
Hayat bazen bizi yorar. Ancak bazı yorgunluklar sadece uzun çalışma saatlerinden değil, yıllardır omuzlarımızda taşıdığımız görünmez yüklerden de kaynaklanır. Bazen beden "yoruldum" derken aslında ruh, yıllardır sürdürdüğü bir mücadeleyi bırakmak istiyordur. Transaksiyonel Analiz (TA), çocukluk döneminde yaşadığımız deneyimlerin yalnızca o yılları değil, yetişkinlik yaşamımızı da şekillendirdiğini söyler. Çocuk, dünyayı anlamlandırmaya çalışırken bazı kararlar alır. Bu kararlar bilinçli değildir; daha çok hayatta kalabilmek, kabul görebilmek ve sevilebilmek için geliştirilmiş içsel stratejilerdir. Bunlardan biri de "Güçlü Ol." çocukluk kararıdır.
BAĞ KURMAK: İnsan Olmanın Sessiz Temeli
İnsan, dünyaya tek başına gelir; ancak tek başına gelişemez. İlk nefesimizden itibaren yaşamımız, kurduğumuz bağların içinde şekillenir. Bir bebeğin hayatta kalabilmesi yalnızca beslenmesine değil, kendisini güvende hissedebileceği birine ihtiyaç duymasına bağlıdır. Çünkü insan beyni, doğası gereği ilişki içinde gelişmek üzere programlanmıştır. Bağ kurmak yalnızca bir duygu değildir; biyolojik, psikolojik ve evrimsel bir gerekliliktir. Kendimizi güvende hissettiğimizde öğrenebilir, keşfedebilir, üretebilir ve sevebiliriz. Güvenli bir bağ, yalnızca çocukluk yıllarında değil, yaşamın her döneminde ruhsal gelişimin temelini oluşturur.
Şema Terapi ve Haklılık Şeması: Görünmeyen Bir Çocuk Yanının Hikâyesi
Şema Terapi, Jeffrey Young tarafından geliştirilen; bilişsel davranışçı terapiyi, bağlanma kuramını, psikodinamik yaklaşımı ve duygu odaklı çalışmaları bir araya getiren bütüncül bir terapi modelidir. Bu yaklaşımın merkezinde, çocukluk ve ergenlik döneminde şekillenen erken dönem uyumsuz şemalar yer alır. Şemalar; temel duygusal ihtiyaçlarımız yeterince karşılanmadığında oluşan, zamanla otomatikleşen ve yetişkinlikte bile etkisini sürdüren derin inanç ve duygu örüntüleridir. Bu nedenle şema terapi yalnızca düşüncelerle değil; duygularla, davranışlarla ve içsel parçalarımızın –modların– hangi koşullarda devreye girdiğiyle çalışır. Özellikle tekrarlayan ilişki döngülerinde ve “aynı şeyi istemiyorum ama yine aynı yerdeyim” denilen alanlarda güçlü bir açıklama sunar. Haklılık (Entitlement / Grandiosity) şeması ise kişinin kendisini başkalarından daha özel, daha üstün ya da kuralların dışında konumlandırdığı bir içsel yapı olarak tanımlanır. Bu şemada kişi, isteklerinin öncelikli olması gerektiğine, beklemek zorunda olmadığına ya da başkalarının onun ihtiyaçlarına uyum sağlaması gerektiğine inanır. Dışarıdan bakıldığında bu tutum özgüvenli, güçlü ya da bencil bir duruş gibi algılanabilir. Oysa şema terapötik bakışta haklılık şeması, çoğu zaman derin bir duygusal eksikliğin üstünü örten bir savunmadır.